ANA SAYFA | REKLAM | İLETİŞİM ENGLISH
e-Kart Harita Fotogaleri Haberler Etkinlikler İlanlar Bilgi Bankası Anasayfam Yap Favorilerime Ekle
Üye Girişi
· İzmir
· Oteller
· Yeme - İçme
· Turizm - Seyahat
· Alışveriş
· Spor - Sağlık
· Kültür - Sanat
· Eğitim
· İş Dünyası - Finans
· Toplum - Devlet
· Otomotiv
· Medya
· Önemli Telefonlar
· Diğer




İzmir Halk Edebiyatı

ATASÖZLERİNDEN ÖRNEKLER
Aç köpek fırın deler
Aç tavuk düşünde darı görür
Adam, adam sayesinde adam olur
Adam eşeğinden belli, kadın döşeğinden belli
Akılsız köpeği yol kocatır
Akşamdan sonra gelen misafir, ya soğan yer ya da söğen.
Alçak eşeğe kim olsa biner
Analık, domuz derisinden yamalık
Anası uyumuş kızı büyümüş, sandığında sümüklüböcek yürümüş.
At beslenirken, kız istenirken verilir.
Azı çocuğa gösterme, çoğu kocaya gösterme.
Bulut giderse Aydın’a tut işini kaydına
Bulut giderse Şam’a çek koca eşeği dama
Canlı mal kazıktan kazığa
Çirkefe taş atma üstüne sıçrar.
Çocuğa iş buyur, arkasından kendin git
Çocuk padişah tanımaz
Dağ başından duman eksik olmaz
Demir tavında; güzel çağında..
Düğün el ile, harman yel ile
Eceli gelmiş köpek cami duvarına işer
Ekti besle tuluğunu delsin
Eşek dövüldüğü yere gider
Eşek kızınca beygiri geçer
Etme kulum, bulursun zulüm
Evli evinde gerek, köylü köyünde gerek
Kahırsız kaya dibi olmaz
Kalıp kıyafetle adam adam olmaz
Hazıra hazine dayanmaz
İşini bilmeyen kasap, ne bıçak kor ne masat
Huylu domuz, huyundan vazgeçmez.
Kız anadan öğrenmiş sofra düzmeyi, oğlan babadan öğrenmiş oba gezmeyi.
Kör ölür badem gözlü olur, kel ölür sırma saçlı olur.
Leylek benim ne kuşum, gelir yazın gider kışın.
Mirasa nereye gidiyorsun demişler, miras olmaya demiş.
Olursa el beğensin, olmazsa yel beğensin.
Öleni gömerler, malını bölerler.
Ölü gözünden yaş, imam evinden aş çıkmaz.
Serçeden korkan darı ekmez.
Sıçanın sidiği denize katkıdır.
Suyun ağır akanından, insanın yere bakanından kork.
Şubat deri yüzer, Mart güç üzer
Tarhana çorbası tarlaya kadar, bulgur aşı öğleye kadar.
Unu var ünü yok.
Ürümesini bilmeyen köpek sürüye kurt getirir.
Veresiye içen iki defa sarhoş olur.
Yazın başı pişmeyenin, kışın aşı pişmez.
Yarim yar olsun, yuvam çalı dibi olsun.
Yeğne at yemini kendi artırır.
Yazın başı pişenin kışın aşı pişer.
Yediğim soğan olsun, sardığım civan olsun.

 

EFSANELER
Selçuk’ta Yedi Uyurlar Efsanesi

Vakti zamanında Dakyanus adlı bir oduncu, her gün Efes Dağlarına gider, akşama kadar topladığı odunları satar, geçimini temin edermiş. Bir gün dakyanus yerde bir yazılı taş bulur.. İlgisini çektiği için onu yanına alıp kasabaya getirir. Kasabanın bakkalına götürür ve onu okumasını rica eder. Bakkal kitabeyi okuduktan sonra:
-Sen fakir adamsın, paraya ihtiyacın var. Bırak şu odunculuğu, bu dükkanı sana bırakayım, yeter ki taşın çıktığı yeri bana göster, taş ta senin olsun der.
Oduncu kabul etmez;
-Ben senin dükkanını falan istemem. Eğer okuyacaksan bunu oku, yoksa bırak başkasına okutturayım, deyince; bakkal (bilgili ve okur-yazar bir insandır) kitabeyi okur ve der ki: “Sakın taşı kimseye verme, sen cahilsin, bu taşın çıktığı yerde üç küp altın bulacaksın. Zengin olup ilerde kral olacak ve hatta Tanrılığını ilan edeceksin.” Oduncu güler ve işine devam eder.fakat bu sözler onu bir düşünceye salar ve merak uyandırır. Ertesi günler taşın çıktığı yerleri deşmeye başlar. Açılan delikte bir tuğlanın altından toprak kayarak deliği büyütür ve bir mahzende gerçekten üç küp altın bulur. Altınları hemen götürmeye çekinir ve hergün peyderpey onları taşımaya başlar. Tabii zengin olur, çok iyilik seven bir insan olduğu için fakirlere yardım etmeye ve kasabaya bir hayrat yapmaya başlar.
Derken devrin kralı ölür. O zamanlar kralları halk seçermiş. Kimi kral seçelim derken akla Dakyanus gelir. Halk, “Fakirlere yardım ediyor, devlet bütçesine ihtiyacı yok” der. Sonra karar uygun görülür ve Dakyanus kral seçilir. Zamanla çok ünlü bir kral olunca kendini büyük görmeye başlar ve Tanrılığını ilan etmek ister.
Bir gün vezirlerini toplar ve bu kararını ilan etmek üzereyken bir sinek musallat olur ve kulağına, gözüne, burnuna, ağzına konarak kralı konuşmaktan alıkoyar. Buna rağmen kral :
- Arkadaşlar! Bir sinek konuşmama mani oluyor, kısa kesmek isterim. Ben Tanrılığımı ilan ediyorum.
Böyle deyince vezirlerden altı tanesi hemen yerinden fırlayarak;
-Fakat bizim Tanrımız var. O varken ikinci bir Tanrıya inanmamız güçtür, derler.
Kral Dakyanus celallenir ve onları huzurundan kovar. Daha büyük bir kötülük yapmasından korkan altı vezir sarayı terk ederek şehirden kaçarlar. Şimdiki kızlar cimnazı (Kızıl Gedik)’nın bulunduğu yere gelince, orada köpeği ile bir çoban görürler ve hadiseyi anlatırlar. Çoban:
-Benim efendim de aynı şekilde iddialarda bulunuyor, ben de kaçmak istiyorum. Sizinle beraber geleceğim, der. Hepsi beraber şimdiki yedi uyuyanlar Mağarasına girerek derin bir uykuya dalarlar. Zabıtalar Efes dağlarını arar tarar, fakat onları bulamazlar. Bilinmez aradan kaç yıl geçtikten sonra uyandıkları zaman çok acıktıklarını hissederler ve içlerinden biri şehre ekmek almaya iner.
O zaman Dakyanus ölmüş ve yeni krallar bu zengin kralın hazinelerinin nerede olduğunu merak eder dururlarmış. Bu bakımdan halka verilen bir emirle kimde o devre ait olan bir para bulurlarsa yakalayıp saraya getirmeleri tembih edilmiş.
Fırıncı o devrin parasını görünce, adamın saç, sakal ve kıyafetinden şüphelenerek durumu saraya haber verir. Zabıtalar hemen adamı yakalayarak geldiği yeri göstermelerini emrederler. Fakat geldiklerinde mağaranın kapısı Tanrı’nın emriyle tekrar kapanır. Ve bir daha açılmaz.
Rivayet edilir ki, sonradan eshab-ı Kehf denen ve mağarada 200 yıl yaşadıkları anlaşılan yedi uyurların kaç yıl uyudukları şöyle anlaşılmış: Beraberinde bulunan çoban köpeği her yıl tüy değiştirirmiş. Onun yattığı yer bulunmuş ve üst üste duran tüylerden anlaşılmış.
( Sabahattin TÜRKOĞLU Selçuk İlçesinden Hasan KİMSESİZ’den derlemiştir. T.F.A.)

GELİN TAŞI VE DEDE TEPESİ EFSANESİ
Güzel İzmir'imizin Bergama ve Dikili ilçeleri ara­sında Kaynarca denilen büyük bir bataklık varmış. Sazlarla örtülü olan bu bataklıkta pek çok kaynak gizliymiş. Bu kaynaklara düşenler, tabaklanmış deriye dönerlermiş.
Vaktiyle bu Kaynarca'nın olduğu yerde bir mem­leket varmış. Verimli tarlaları, besili hayvanları pek çokmuş. Bu memleketin halkı o kadar zengin ol­muşlar ki, ekinlerini ekmek, hayvanlarım otlatmak için başka yerlerden işçi getirip çalıştırıyorlarmış. Fa­kat gelenler oranın ahlakını bozmuş, halkı baştan çıkarmışlar.
Bir gün bu memlekete bir pir gelir, halka na­sihatta bulunarak akıllarını başlarına toplamalarını söyler. Bu pîrin sözlerine kimse kulak asmadığı gi­bi, bir de altın ve gümüş dolu iki kuyunun arasına ekmek su vermemeksizin hapsederler. Pîrin haline acıyan bir kız, kimselere görünmeden bu ihtiyara ekmek ve su getirir, onu ölmekten kurtarır.
Bir müddet sonra bu kızın düğünü olur. Kırk gün, kırk gece süren eğlencelerden sonra bütün halk sarhoş olur, yerlerde sürünmeye başlarlar. Ge­lin yeni evine gitmek için atına biner, yola çıkılır. O bölgenin âdetine göre, geline, köyün hemen ya­kınında bulunan bir kuyudan üç yudum su içirmek ve aynı kuyunun etrafında üç defa dolaştırmak ge­rekir. Kuyunun başına gelinir, tam gelin su içeceği sırada o pîr karşılarına çıkar ve der ki:
. «Durmadan arkamdan yürüyün, sakın arkanıza bakmayın. Yoksa hepiniz taş olursunuz!»
Pîrin bu sözlerinden korkan halk onun peşine takılır ve koşmaya başlar. Arkalarından müthiş gü­rültüler kopar, acı çığlıklar atılır. Buna dayanamayan birisi arkasına dönüp bakar. Evlerden suların fışkırdığını, memleketi kara dumanların bürüdüğünü görünce «Yandım.» diye Kendisini yere atıverir. Ne olduğunu anlamak için hepsi arkalarına bakarlar ; pî­rin sözünü dinlemedikleri için de taş kesilirler. Kur­tarmak istediği kızın taş kesilmesine çok üzülen pîr, tepeye tırmanır ve fazla gidemeden orada ruhunu teslim eder.
Bu hadiseden sonra, kızın taş kesildiği yere Ge­lin Taşı, pîrin ruhunu teslim ettiği tepeye de Dede Tepesi adı verilir.
Bu efsaneyi tamamlayan şu iki motifi de bura­ya eklemeyi faydalı buluyoruz.
Kaynarca'daki memleketin batması sırasında baş­ka bir gelin de bir katar deve ile birlikte Çandarlı'ya gidiyormuş. Bu kafile de oldukları yerde taş kesilmiş. Çandarlı yolunda, Demirtaş'ın yanındaki Katar Kayalar adını bu hadiseden alıyormuş.
O büyük felâket sırasında Kaynarca'dan kaçmak isteyen bir bezirgân Kalarga Tepesine sığınır. Bütün eşyası ile birlikte taş olmaktan kurtulamaz. Bugün Kalarga tepesinde görülen kayalar, halkın ifadesine göre, birbiri üstüne konmuş bez toplarına ve bir adama benzemekteymiş.
[ Osman BAYATLI : Bergama’da Efsaneler Âdetler. İstanbul, 1941 s. 28]

MASALLAR
KELOĞLAN MASALI

Evveli bir Keloğlan varmış. Üç de kardeşi varmış. Öteki üç kardeşi Keloğlanı durmadan aldatırmış. Bir gün çifte gitmiş Keloğlan. Öteki üç kardeş de Keloğlanı dövelim, sövelim diye anlaşmışlar. Keloğlan oradan bir tavşan eniği tutmuş. Öteki üç kardeşi durdurmuş. Tavşan eniğine demiş ki:
- Git ablana söyle şunu pişirsin, bunu pişirsin, aşı tuzsuz pişirsin.
Tavşan eniğini koyuvermiş. Tavşan eniği ters gitmeye başlamış. Üç kardeş sormuşlar:
- Neden o yana gidiyor, diye.
Keloğlan:
- Köpeklerden korktuğu için, demiş.
Eve vardıklarında yemekler Keloğlan’ın dediği gibi çıkmış. Bu sefer çok akıllı tavşan diye üç kardeş:
- Bu tavşanı bize sat demişler. Halbuki Keloğlan karısına önceden:
- Şunu pişir, bunu pişir, aşı tuzsuz pişir, demişmiş. Eve geldiklerinde, evde buldukları tavşan da ötekine benzer başka bir tavşanmış.
Keloğlan:
- Ben bu tavşana ne istersem yaptırıyorum, satmam, demiş ; fakat, daha sonra tavşanı satmış. Üç kardeş de tavşanı almışlar.
Ertesi gün onlar da aynı şeyi yaptıklarında, tavşan kaçar gider. Bir daha da görünmez. Eve varırlar. Ne tavşan var, ne de yemekler pişmiş. Üç kardeş sinirlenip Keloğlanı öldürmeye gidiyorlar. Sonra Keloğlan’ı yakalayıp büyük bir sandığa kapatıyorlar. Sandığı nehre itmek için sopa getirmeye gittiklerinde Keloğlan:
- Almaaam, almaaam. Diye bağırmış. Öbür yanda koyun güden çoban, sesi duymuş gelmiş.
Ne almıyorsun arkadaş diye seslendiğinde Keloğlan:
- Padişahın kızını veriyorlar da onu almıyorum, demiş.
Çoban Keloğlanı sandıktan çıkarmış ve kendi girmiş. Bu sefer çoban bağırmaya başlamış:
- Alırııım, alırııım, diye.
Üç kardeş gelip sandığı nehre kaktırıyorlar. Çoban ölmüş. Keloğlan da çobanın koyunlarını almış akşam üstü eve gelmiş.Üç kardeş bakmışlar ki Keloğlan ölmemiş; eve kırk tane koyunla geri dönmüş. Hayretle Keloğlan’a sormuşlar. Keloğlan:
- Salaklar az daha öteye kaktırsaydınız kırk koyun daha getirecektim, demiş.
Üç kardeş hemen aynı yere giderek, koyun alabilmek için, birbirlerini suya itmişler. İçlerinden biri boğulurken “kırk kırk” diye can çekişmeye başlamış. Diğeri ona:
- Kırk koyun babanın borcunu ödemez, elli iste, elli iste diye bağırmaya başlamış. Yanından geldim selamı var.[1]
[1] İzzet KOCADAĞ tarafından Ödemiş /Kurucuova’dan derlenmiştir.

 

 

Kaynak: www.izmirturizm.gov.tr



E-Mail :
Şifre :
• Şifremi Unuttum
• Ücretsiz Üye Olun
 Detaylı Arama
Ana Sayfa :: Reklam :: İletişim :: e-Kart :: Harita :: Fotogaleri :: Detaylı Arama :: Haberler :: İlanlar :: Bilgi Bankası :: Üye Girişi

İstanbul :: Ankara :: Tedarik :: Hurda :: Alışveriş :: Bilet :: Web Tasarımı

© 2001 - 2008, izmirliyiz.com - Tüm hakları saklıdır.